29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethi

“İ‘lâ-yi Kelimetullâh” davası uğrunda, tarihi şanlı fetihlerle süsleyen ecdâdımızı, Rasûl-i Ekrem (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin fetih müjdesine nâil olan Sultan Fatih’i ve fethin manevî mimarı Akşemseddîn Hazretlerini bize bıraktıkları mukaddes emanete minnettarlıkla hatırlıyor, hayırla ve duâlarla yâd ediyoruz.

Ecdâdımız, tarih boyunca “İ‘lâ-yi Kelimetullâh” dâvâsını esas alarak pek çok fetihler gerçekleştirmek sûretiyle, İslâm’ın yayılması konusunda önemli hizmetlerde bulunmuştur. Üzerinde yaşamakta olduğumuz topraklar, bu kudsî dâvânın bakiyesi olan mukaddes bir vatandır. Müslüman ordular tarafından tarihte pek çok kez kuşatılmasına rağmen alınamayan ve nihayetinde 29 Mayıs 1453 tarihinde Sultan 2. Mehmed Hân tarafından fethedilen İstanbul da, Âlem-i İslâm içerisinde müstesna değere sahip mühim bir şehirdir.

Fetih Demek İşgal Demek Değildir

Fetih demek, bir bölgenin kapılarını İslâm’a açmak demektir. Bu durumda yöntem, İslâm çağrısının ilgili bölgede ne şekilde karşılık bulduğuna göre değişiklik gösterir. Çoğu zaman tebliğ ve irşâd ziyaretleriyle gerçekleşirken bazense -gerektiği takdirde- savaş/kıtal yoluyla gerçekleşir. Asıl gaye; İ‘lâ-yi Kelimetullâh’tır; mal, mülk, toprak ele geçirmek veya birtakım dünyalık menfaatler uğruna hâkimiyet kurmak demek değildir.

Osmanlı ecdâdımız üç kıtaya fiilî olarak hâkim olmuş, İslâm’ın nurunu, hâkim olduğu diyarlar dışında kalan coğrafyalara gönül erleri vasıtasıyla ulaştırmaya çalışmışlardır. Bu mukaddes devletin küçük bir beylikten büyük bir devlete dönüşmesine vesile olan ilk faaliyetlerin mimarı Osman Gâzî bu anlayışı şöyle dile getirmiştir: “Bizim yolumuz Allah (Celle Celâluhû) yolu ve maksadımız Allah’ın (Celle Celâluhû) dinini yaymaktır; yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir!”

Müslümanlar, kapılarını İslâm’a açmış oldukları bölgelerin dokusunu genellikle korumuş, tahrip etmekten kaçınmışlardır. İnanç, yani tevhîdi hâkim kılmak başka şey, mimari ve kent dokusunu muhafaza etmek başka bir şeydir. İslâm dışı toplumlar ise işgal ettikleri bölgelerin dokusunu genellikle tahrip etmişlerdir.

Nitekim Doğu Roma İmparatorluğu’nun başşehri, fethin arifesinde, imparatorluk sarayı dahi harap olmuş bir durumdaydı. İstanbul’u fethettiğinde viraneden farksız bir manzarayla karşılaşan Fatih Sultan Mehmed Han müşahede ettiği vahameti, şu fârisî beyitle ifade etmişti:

“Perdedâri mî küned der kasr-ı Kayser ankebût,
Bûm nevbet mîzened her kubbe-i Efrâsiyâb”

(Kayser’in kasrında örümcek perdedarlık ediyor,
Efrasiyab’ın sarayında da baykuş nevbet çalıyordu.)

İstanbul, Fetih ve Fâtih

Kadîm şehir İstanbul, yeryüzündeki en değerli şehirlerden biridir. Fetihten önce tam 22 kez kuşatılmıştır.

Başta Ebû Eyyûb el-Ensârî (Radıyallâ­hu Anh)ın da içerisinde bulunduğu ordular olmak üzere, Müslüman toplum­lar Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “İstanbul mutlak fethedilecektir. O’nu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, 4/335) müjdesinin muhatabı olmak için harekete geçmişlerdir:

Fethi Nasîb ve Müyesser Kılan Süreç

Sultan 2. Mehmed Hân daha çocuk yaş­tan itibaren devrinin en seçkin hocaları­nın elinde yetişmişti. Kalbine “İstanbul Sevdası” daha küçük yaşta düşmüştü. Hatta çocukluk oyunları bile İstanbul üzerine kurulmuştu.

İstanbul’u fethetmekte kararlı olan Sultan 2. Mehmed Hân, tarihin ilk ağır toplarını döktürdü. Karadan ve denizden kuşatılması gereken bu şehir için her türlü tedbiri aldı. “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni!” diyordu. Hocası Akşemseddin Hazretlerinin izni ve duâsı ile kuşatmayı başlattı. Konstan­tinopolis’in surları 53 gün boyunca hiç durmadan dövüldü. Geçit vermez surlar delik-deşik oluyor, bütün tedbirlere rağmen İstanbul düşmüyordu.

Son gece Sultan 2. Mehmed Hân hoca­sının yanına gelerek: “Hocam, ne olur, artık himmet buyurun da İstanbul’u fet­hedelim” diye ağlıyordu. Akşemseddin Hazretleri kısa bir uykuya dalıyor, rüya­sında “Ebû Eyyûb el-Ensârî (Radıyallâ­hu Anh)ın kabri gösteriliyordu. Bu, fethin müjdecisiydi. Gece yarısı talebesini yeniden çağırıyor, 29 Mayıs sabahı için son hücum emrini veriyordu. Gerçekten bu son hücuma surlar dayanmıyor ve İstanbul, Osmanlı’ya teslim oluyordu.

Bugün dahi İslâm’ın ışığına hasret, pek çok bölge vardır. Dâvet ve tebliğ faaliyetlerinin bereketini diliyor,  insanlık âleminin karanlıklardan kurtulup hidâyet güneşiyle aydınlanmasını; zulüm, kan ve gözyaşının dinmesini niyâz ediyoruz.