Peygamberlere İman Hakkında
PEYGAMBERLERE ÎMAN
Âmentüde zikri geçen îman esaslarından biri de peygamberle re inanmaktır. Peygamberlere inanmanın îmanın asıllarından olması birçok âyet-i kerîmeyle sabittir, nitekim Allâh-u Teâlâ:
كُلِّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ)
"(Peygamber ve müminlerden) her biri Allâh'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler ve 'Rasûllerinden hiçbirinin arasında (inanmak bakımından) ayırım yapmayız' (dedi-ler)." (Bakara Sûresi: 285) buyurmaktadır.
Peygamberlere inanmanın îman esaslarından biri olmasının aklî delili şöyle îzâh edilmiştir:
Peygamberler, Allâh-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarını kullara ulaştırmakta Allâh-u Teâlâ ile kullar arasında vâsıtadırlar. Bu yö-nüyle Allâh-u Teâlâ'yı ve O'nun gönderdiği şerî'atları öğrenmekte, şerî atın tafsîlâtını; emirlerini, yasaklarını ve mübahlarını, kullar için zararlı ve faydalı olan şeyleri bilmekte insanların peygamberlere ih-tiyacı kaçınılmazdır. Zîrâ akıl kendi başına kaldığında bunları tespit edecek güçte değildir.
Peygamberlere îmandan maksat; onların Allâh-u Teâlâ'nın el-çileri olduklarına, getirdikleri haberlerde sâdık (doğru) olduklarına, görevleri olan tebliğ vazîfesini yerine getirdiklerine ve îman esasla-rından olup insanların kesinlikle bilip inanmaları ve amel etmeleri ge-reken şeyleri onlara beyan ettiklerine inanmaktır.
Kur'ân-ı Kerim'de yirmi beş peygamberin ismi açıkça zikre-dilmiştir. Bunlardan her birinin hak peygamber olduğuna inanmak, iman esasıdır. İsimleri geçmeyip sayısını sadece Allâh-u Teâlânın bildiği onbinlerce peygambere ise icmali olarak iman edilir. Yani "Allah-u Teâlânın gönderdiği bütün peygamberlere inandım" şek-linde iman etmek yeterli olur.
İlk peygamber olan Adem (Aleyhisselamidan itibaren son peygam-ber olan Muhammed (Salallahu Aleyhi ve sellemje varıncaya kadar pek çok peygamber gelip geçmiştir ki Allâh-u Teâlânın salât ve selâmı umûmen hepsinin, husûsen bizim Peygamberimiz'in üzerine olsun.
Gönderilen peygamberlerin sayısı konusunda Kur'ân-ı Kerim'de herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ebû Zerr (Rahyallahu Anh dan ri-vayet edilen bir hadis-i şerifte: "Peygamberlerin sayısının 124.000 olduğu, bunlardan 313'ünün rasûl olduğu" haber verilmektedir. Hakim, el-Müstedrek, no. 4166, 2/596; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, 5/266)
Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberler şunlardır: Adem, İdris, Nûh, Hûd, Salih, Lût, İbrâhîm, İsmail, İshak, Ya'kûb, Yûsuf, Şu'ayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyüb, Zülkifl, Yûnus, İlyás, Elyesa', Zekeriyya, Yahya, Îsâ ve Muhammed. -Salevätullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhim Ecma in-
Bunlardan başka Kur'ân-ı Kerîm'de üç isim daha zikredilmiştir. Fakat onların peygamber mi yoksa veli mi oldukları konusunda ihti-laf (alimler arasında fikir ayrılığı) vardır. Bunlar 'Uzeyr, Lukmân ve Zülkarneyn (Salevatullahi Aleyhim Ecma "in)dir.
PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
Peygamberlerin sıfatları deyince, onlarda bulunduğunu düşünmemiz cáiz olan sıfatlarla, bulunduğunu kabullenmemiz vâcip (zorunlu) olan sıfatlar anlaşılır. Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır.
Onlar da diğer insanlar gibi yiyip-içerler, gezerler, evlenip eş ve çocuk sahibi olurlar, hastalanır ve ölürler ki, bu gibi özelliklere, pey-gamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denilir.
İlâhî emir ve yasaklarla sorumlu olma husûsunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah-u Teâlânın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendileri-ne bakarak davranışlarına çekidüzen verecekleri birer örnek oldukla. rının daima bilincinde olmuşlardır. Bu sebeple fakirlik ve sıkıntı içindeyken bile Allâh-u Teâlâ'ya şükrederler.
Kıskançlık, içi dışına uymamak, kibir, gurur, kendini beğenme ve insanları hakir görme gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.
Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım fazîletli (üs-tün) sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur ki bunlara vâcip sıfat-lar denilir. Bunları şöyle sayabiliriz:
Sıdk: Doğru olmak demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer onlar gerçek dışı şeyler söyleyecek olsalardı kendilerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi ki o zaman peygamberin gönderilmesindeki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu.
Sıdkın zıddı olan kezib (yalan söylemek) peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler, peygamberlikten önce de sonra da hiçbir yalan söylememişlerdir.
Emânet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberlerin hepsi emin ve güvenilir kişilerdir. Özellikle emanete asla hainlik etmezler. Nitekim bu konuda nâzil olan bir âyet-i kerîmede:
وَمَا كَانَ لِنَبِي أَنْ يَغُلُّ
"Hiçbir peygamberin, ğulûl yapması (emânete hâinlik etmesi) olacak şey değildir" (Al-i İmrân Sûresi: 161) buyrulmuştur. Dolayısıyla emanet sıfatının zıddı olan hıyânet (hainlik), onlar hakkında düşünülmesi câiz olmayan bir sıfattır.
'Ismet: Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak demektir. Peygamberler hayatlarının hiçbir döneminde şirk ve küfür sayılan bir günahı işlemedikleri gibi, özellikle peygamberlikten sonra asla kasten bir günah işlememişlerdir.
İnsan olmaları sebebiyle peygamberlerin de günah sayılmayacak birtakım ufak tefek zelleleri (yanılgıları) bulunabilir. Ancak onların bu hatâsı Allah-u Teâlâ'nın uyarmasıyla derhal düzeltilir. Bu sebep-le onlar asla hatâ üzere bırakılmazlar.
Peygamberlerin bu tip küçük hatalarına zelle denilir. Ismetin mukābili (karşıtı) olan mâsiyetten (günah işlemekten) Allâh-u Teâlâ peygamberliklerinden önce de, sonra da onları korumuştur.
Peygamberler örnek ve önder kişiler oldukları için, dilenme, yol kenarlarında oturup gelene geçene bakma gibi, konumlarını zedeleyecek hafif davranışlardan da uzaktırlar.
Fetânet: Akıllı, zeki ve uyanık olmak demektir. Bunun zıddı olan ahmaklık peygamberlikle bağdaşmaz.
Peygamberler zeki ve akıllı olmasalardı Allâh-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarını lâyıkı vechile insanlara ve cinlere tebliğ edemezlerdi, ayrıca kâfirlerin ve münafıkların itirazlarını en üstün ve etkili biçimde cevaplayamazlardı.
89) Tebliğ: Peygamberlerin Allâh-u Teâlâ'dan aldıkları emir ve yasakları insanlara ve cinlere eksiksiz ulaştırmaları demektir. Tebliğin karşıtı olan kitmân (gizlemek) peygamberler hakkında düşünülemez.
Nitekim Allâh-u Teâlâ'nın:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ)
"Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini ulaştırmamış olursun" (Mâide Sûresi:67) âyet-i kerîmesi bu sıfattan söz etmektedir.
Hürriyet: Köle olmak, serbest olmaya mâni olup, efendisinin iznine bağlı davranmayı gerektireceğinden hareket sahasını daralttığı için peygamberliğe elverişli bir durum değildir.
Ayrıca peygamberler, ilâhî duyuruyu insanlara tam anlamıyla ulaş-tırmak, bunu yaparken de şahsiyetlerini koruyabilmek için Allâh-u Teâlâ'dan ve onun emirlerinden başkasına boyun eğmemelidirler. Bu yüzden hür olmaları kaçınılmazdır.
Adâlet: Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ay-rılmazlar. Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır. Adaletli olmanın zıddı olan "Zalim olma" vasfı peygamberler hakkında düşünülemez.
Sabır: Peygamberler ne kadar çok eziyet, zorluk ve cefa ile karşılaşsalar da Allâh-u Teâlâ dan aldıkları emir ve yasakları ümmetlerine tebliğ etmekte sabrı elden bırakmazlar.
Erkek olmak: Sahîh görüşe göre peygamber olmanın şartla-rından biri de erkek olmaktır. Zîrâ kadın, insanlar içerisine özellikle de erkekler arasına karışma bakımından erkeğe denk olmadığı için aldığı tebliğ görevini yerine getirme bakımından erkek kadar geniş imkânlara sahip değildir. Erkek olma sıfatı özellikle Mâturîdî mezhe-binde gerekli görülmüştür.
Peygamberlik konusu İslâm'ın en önemli inanç esaslarından birini hatta bir bakıma en önemlisini oluşturur. İslâm'da, nübüvvet konusu, mezhepler arasında farklı anlaşılmıştır.
Bu nedenle peygamberlerin cinsiyeti konusunda Mâtürîdîler ile Eş'arîler arasında ihtilaf oluşmuştur.
Ehl-i Sünnet'in her iki kolu peygamberin erkeklerden olabileceği-ni kabul eder. Ancak Eş'arîler kadınların da peygamber olabileceğini benimserler. Mâtürîdîler ise:
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ
"Senden evvel (peygamber olarak) ancak kendilerine vahy eder olduğumuz bir takım erkekler gönderdik" (Yusuf Sûresi:109, Nahl Süresi: 43 ve Enbiya Süresi: 7) âyet-i kerîmelerini göz önünde bulundurarak kadından peygamber gönderilmediği görüşüne gitmişlerdir.
memur olsun, isterse olmasın kendisine vahiy gönde rilendir" tarifine dayandırmışlardır.
Bu duruma göre kadınlardan peygamberlikleri söz konusu olan altı kadın vardır: Bunlar da beşerin ilk annesi Hazreti Havva, İbrâhîm (Aleyhisselâmjın eşleri Hazreti Sâre ve Hazreti Hâcer, Haz-reti Mûsa'nın annesi Yârihâ, Firavn'ın eşi Hazreti Asiye ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın annesi Hazreti Meryem (Aleyhinnesselam)dır. (Zebidi, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, trc. Kâmil Miras, Ankara 1971, 9/150)
Peygamberler arasındaki fark: Bütün peygamberler, peygamber olmak bakımından eşittirler. Allâh-u Teâlâ aralarında her-hangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere îman etmeyi (inanmayı) her Müslümana farz kılmıştır.
Onların peygamberliklerini tasdik ettikten sonra aralarında derece farklılığının bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmuştur:
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Al-lah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. (Bakara Sûresi: 253)
Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in peygamberler arasında üstün ve eşsiz bir yeri vardır. Çünkü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaratılmışların en üstünü ve en hayırlısı, Allâh-u Teâlâ'nın en sevgili kuludur. Nitekim bir âyet-i kerîmede:
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ
"Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet-siniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allâh'a inanırsınız" (Al-i İmrân Sûresi: 110'dan) buyrulmuştur.
Bir ümmetin en hayırlı ümmet olması, o ümmetin peygamberinin de en üstün olmasını gerektirir. Ayrıca onun peygamberliği insanların ve cinlerin tamamına şâmildir.
Halbuki diğer peygamberler belli topluluklar için gönderilmişler. dir. Nitekim bir âyet-i kerimede bu konuda:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ)
"Biz seni bütün insanlara (ve cinlere) ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Sebe Süresi: 28) buyrulmaktadır.
Yine böylece önceki peygamberlerin peygamberliği belli bir za-man dilimini ihtiva ederken, onun peygamberliği kıyamete kadar bâki ve geçerli olacaktır.
Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) son nebîdir, kıyâmete ka-dar ondan başka peygamber gelmeyecektir. O, son peygamber olunca onun getirdiği dînin de en son ve en mükemmel din olması tabiîdir.
İslâmiyet önceki dinlerin hükümlerini kaldırmıştır. Kıyâmete ka-dar en son ve en mükemmel din olarak devam edecektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
"Bugün sizin için dîninizi tamama erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim." (Mâide Sûresi: 3)
Şu kadar var ki; Îsâ (Aleyhisselâm)ın hâlen ikinci kat semâda yaşadığı ve âhir zamanda Hazreti Mehdî'ye yardım etmek üzere gök-ten ineceği hususu mütevâtir hadis-i şerîflerle (Buhârî, Enbiya: 50, no:3265; Müslim, İmân: 71, no: 155; Taberî, no:30949-30960, 11/204-205) sabit olduğundan inanılması gereken konulardandır.
Şu bilinmelidir ki; Îsâ (Aleyhisselâm) âhir zamanda peygamberlik vasfıyla değil de Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)e ümmet olarak ineceğinden bu durum Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in hâtemü'nnebiyyîn (peygamberlerin sonuncusu) olma vasfıyla çelişmez.
Bu konu iyi anlaşılmadığı takdirde Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzülü gibi önemli bir îtikādî meselenin inkârına sebebiyet verebilir.
Hatta Allâme Alusi (Rahimehullah): "İsa (Aleyhisselámjın ahir zaman-da ineceği husúsunda bütün ümmet ittifak etmiş, bu konudaki hadis-i şerifler månevi tevâtür derecesine ulaşmış, bir kavle göre Kur'ân-ı Kerîm dahi bu konuyu beyan etmiş ve inanılması zaruri olan bir me-seleyi reddettiklerinden dolayı bunu inkâr edenler kâfır sayılmıştır.
Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin, peygamberlerin sonuncusu oluşu kendisinden sonra kimseye peygamberlik verilmeyeceği anla-mına gelmektedir. İsa (Aleyhisselâmja zaten Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)den önce nübüvvet vasfı verildiğinden dolayı onun ahir zamanda inecek olması peygamberliğin son olarak Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemje verilmiş olduğu hususuna aykırı düşmemektedir" şeklindeki beyanıyla bu konuya son noktayı koymuştur. (Alūsi, Rühu'l-me ani, 21/342)
Bazılarının bu konuyu sulandırmak için "İsa (Aleyhisselâm)ın ruha-niyetinin ineceği ve onun barış düşüncesinin dünyaya hâkim olaca-ğı" şeklinde ortaya attıkları fikirler, bunca nassı tahrif, dolayısıyla da inkâr anlamına geldiğinden, asla kabullenilecek ve nakledilecek doğru görüşler değildir.
Derece itibarıyla Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)den son-ra Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ (Salevâtullahi Aleyhim Ecma'în) hazarâtının içinde yer aldığı ülü'l-azm peygamberler gelir, daha sonra rasuller, daha sonra da diğer nebîler gelir.
Ülü'l-azm peygamberler, yüklendikleri ağır görev ve sorumluluk karşısında herhangi bir yılgınlık göstermeden tebliğ görevini insanlara ulaştıran, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren peygamberler demektir. Nitekim Ülü'l-azm peygamberlerin isminin geçtiği bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا
"Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrâhîm'den, Mûsa'dan ve Meryem oğlu Îsa'dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık." (Ahzab Süresi: 7)
Rasûl ile nebî arasındaki farklar: Bu iki tâbir arasında fark olup olmadığı husûsunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Alî el-Kāri (Rahimehullahın "Fıkh-ı Ekber Şerhi"ndeki beyanına göre İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (Rahimehullâh) bu iki kelimenin müterâdif (eşanlam-11) olduğu görüşündedir.
İbnü'l-Hümâm ve Osman el-Ûşî (Rahimehumellâh) da bu görüşü ter-cih etmişlerdir. Eş'arî'lerden İmâm el-Cüveynî, el-Âmidî ve el-Îcî (Rahimehumüllah) gibiler de bu görüştedirler.
Diğer bir görüşe göre "Nebî"; hür ve erkek olup, kendisine vahyedilenleri insanlara tebliğ etmekle emrolunmasa bile kendisine Allâh-u Teâlâ tarafından vahiy gönderilmiş kimsedir.
"Rasûl" ise aynı sıfatlara sahip olmakla birlikte insanlara tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Molla Alî el-Kārî (Rahimehullah)ın beyanı vechile âlimlerin çoğu bu görüş üzeredir.
Âmentüde zikri geçen îman esaslarından biri de peygamberle re inanmaktır. Peygamberlere inanmanın îmanın asıllarından olması birçok âyet-i kerîmeyle sabittir, nitekim Allâh-u Teâlâ:
كُلِّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ)
"(Peygamber ve müminlerden) her biri Allâh'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler ve 'Rasûllerinden hiçbirinin arasında (inanmak bakımından) ayırım yapmayız' (dedi-ler)." (Bakara Sûresi: 285) buyurmaktadır.
Peygamberlere inanmanın îman esaslarından biri olmasının aklî delili şöyle îzâh edilmiştir:
Peygamberler, Allâh-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarını kullara ulaştırmakta Allâh-u Teâlâ ile kullar arasında vâsıtadırlar. Bu yö-nüyle Allâh-u Teâlâ'yı ve O'nun gönderdiği şerî'atları öğrenmekte, şerî atın tafsîlâtını; emirlerini, yasaklarını ve mübahlarını, kullar için zararlı ve faydalı olan şeyleri bilmekte insanların peygamberlere ih-tiyacı kaçınılmazdır. Zîrâ akıl kendi başına kaldığında bunları tespit edecek güçte değildir.
Peygamberlere îmandan maksat; onların Allâh-u Teâlâ'nın el-çileri olduklarına, getirdikleri haberlerde sâdık (doğru) olduklarına, görevleri olan tebliğ vazîfesini yerine getirdiklerine ve îman esasla-rından olup insanların kesinlikle bilip inanmaları ve amel etmeleri ge-reken şeyleri onlara beyan ettiklerine inanmaktır.
Kur'ân-ı Kerim'de yirmi beş peygamberin ismi açıkça zikre-dilmiştir. Bunlardan her birinin hak peygamber olduğuna inanmak, iman esasıdır. İsimleri geçmeyip sayısını sadece Allâh-u Teâlânın bildiği onbinlerce peygambere ise icmali olarak iman edilir. Yani "Allah-u Teâlânın gönderdiği bütün peygamberlere inandım" şek-linde iman etmek yeterli olur.
İlk peygamber olan Adem (Aleyhisselamidan itibaren son peygam-ber olan Muhammed (Salallahu Aleyhi ve sellemje varıncaya kadar pek çok peygamber gelip geçmiştir ki Allâh-u Teâlânın salât ve selâmı umûmen hepsinin, husûsen bizim Peygamberimiz'in üzerine olsun.
Gönderilen peygamberlerin sayısı konusunda Kur'ân-ı Kerim'de herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ebû Zerr (Rahyallahu Anh dan ri-vayet edilen bir hadis-i şerifte: "Peygamberlerin sayısının 124.000 olduğu, bunlardan 313'ünün rasûl olduğu" haber verilmektedir. Hakim, el-Müstedrek, no. 4166, 2/596; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, 5/266)
Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberler şunlardır: Adem, İdris, Nûh, Hûd, Salih, Lût, İbrâhîm, İsmail, İshak, Ya'kûb, Yûsuf, Şu'ayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyüb, Zülkifl, Yûnus, İlyás, Elyesa', Zekeriyya, Yahya, Îsâ ve Muhammed. -Salevätullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhim Ecma in-
Bunlardan başka Kur'ân-ı Kerîm'de üç isim daha zikredilmiştir. Fakat onların peygamber mi yoksa veli mi oldukları konusunda ihti-laf (alimler arasında fikir ayrılığı) vardır. Bunlar 'Uzeyr, Lukmân ve Zülkarneyn (Salevatullahi Aleyhim Ecma "in)dir.
PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
Peygamberlerin sıfatları deyince, onlarda bulunduğunu düşünmemiz cáiz olan sıfatlarla, bulunduğunu kabullenmemiz vâcip (zorunlu) olan sıfatlar anlaşılır. Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır.
Onlar da diğer insanlar gibi yiyip-içerler, gezerler, evlenip eş ve çocuk sahibi olurlar, hastalanır ve ölürler ki, bu gibi özelliklere, pey-gamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denilir.
İlâhî emir ve yasaklarla sorumlu olma husûsunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah-u Teâlânın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendileri-ne bakarak davranışlarına çekidüzen verecekleri birer örnek oldukla. rının daima bilincinde olmuşlardır. Bu sebeple fakirlik ve sıkıntı içindeyken bile Allâh-u Teâlâ'ya şükrederler.
Kıskançlık, içi dışına uymamak, kibir, gurur, kendini beğenme ve insanları hakir görme gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.
Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım fazîletli (üs-tün) sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur ki bunlara vâcip sıfat-lar denilir. Bunları şöyle sayabiliriz:
Sıdk: Doğru olmak demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer onlar gerçek dışı şeyler söyleyecek olsalardı kendilerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi ki o zaman peygamberin gönderilmesindeki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu.
Sıdkın zıddı olan kezib (yalan söylemek) peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler, peygamberlikten önce de sonra da hiçbir yalan söylememişlerdir.
Emânet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberlerin hepsi emin ve güvenilir kişilerdir. Özellikle emanete asla hainlik etmezler. Nitekim bu konuda nâzil olan bir âyet-i kerîmede:
وَمَا كَانَ لِنَبِي أَنْ يَغُلُّ
"Hiçbir peygamberin, ğulûl yapması (emânete hâinlik etmesi) olacak şey değildir" (Al-i İmrân Sûresi: 161) buyrulmuştur. Dolayısıyla emanet sıfatının zıddı olan hıyânet (hainlik), onlar hakkında düşünülmesi câiz olmayan bir sıfattır.
'Ismet: Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak demektir. Peygamberler hayatlarının hiçbir döneminde şirk ve küfür sayılan bir günahı işlemedikleri gibi, özellikle peygamberlikten sonra asla kasten bir günah işlememişlerdir.
İnsan olmaları sebebiyle peygamberlerin de günah sayılmayacak birtakım ufak tefek zelleleri (yanılgıları) bulunabilir. Ancak onların bu hatâsı Allah-u Teâlâ'nın uyarmasıyla derhal düzeltilir. Bu sebep-le onlar asla hatâ üzere bırakılmazlar.
Peygamberlerin bu tip küçük hatalarına zelle denilir. Ismetin mukābili (karşıtı) olan mâsiyetten (günah işlemekten) Allâh-u Teâlâ peygamberliklerinden önce de, sonra da onları korumuştur.
Peygamberler örnek ve önder kişiler oldukları için, dilenme, yol kenarlarında oturup gelene geçene bakma gibi, konumlarını zedeleyecek hafif davranışlardan da uzaktırlar.
Fetânet: Akıllı, zeki ve uyanık olmak demektir. Bunun zıddı olan ahmaklık peygamberlikle bağdaşmaz.
Peygamberler zeki ve akıllı olmasalardı Allâh-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarını lâyıkı vechile insanlara ve cinlere tebliğ edemezlerdi, ayrıca kâfirlerin ve münafıkların itirazlarını en üstün ve etkili biçimde cevaplayamazlardı.
89) Tebliğ: Peygamberlerin Allâh-u Teâlâ'dan aldıkları emir ve yasakları insanlara ve cinlere eksiksiz ulaştırmaları demektir. Tebliğin karşıtı olan kitmân (gizlemek) peygamberler hakkında düşünülemez.
Nitekim Allâh-u Teâlâ'nın:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ)
"Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini ulaştırmamış olursun" (Mâide Sûresi:67) âyet-i kerîmesi bu sıfattan söz etmektedir.
Hürriyet: Köle olmak, serbest olmaya mâni olup, efendisinin iznine bağlı davranmayı gerektireceğinden hareket sahasını daralttığı için peygamberliğe elverişli bir durum değildir.
Ayrıca peygamberler, ilâhî duyuruyu insanlara tam anlamıyla ulaş-tırmak, bunu yaparken de şahsiyetlerini koruyabilmek için Allâh-u Teâlâ'dan ve onun emirlerinden başkasına boyun eğmemelidirler. Bu yüzden hür olmaları kaçınılmazdır.
Adâlet: Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ay-rılmazlar. Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır. Adaletli olmanın zıddı olan "Zalim olma" vasfı peygamberler hakkında düşünülemez.
Sabır: Peygamberler ne kadar çok eziyet, zorluk ve cefa ile karşılaşsalar da Allâh-u Teâlâ dan aldıkları emir ve yasakları ümmetlerine tebliğ etmekte sabrı elden bırakmazlar.
Erkek olmak: Sahîh görüşe göre peygamber olmanın şartla-rından biri de erkek olmaktır. Zîrâ kadın, insanlar içerisine özellikle de erkekler arasına karışma bakımından erkeğe denk olmadığı için aldığı tebliğ görevini yerine getirme bakımından erkek kadar geniş imkânlara sahip değildir. Erkek olma sıfatı özellikle Mâturîdî mezhe-binde gerekli görülmüştür.
Peygamberlik konusu İslâm'ın en önemli inanç esaslarından birini hatta bir bakıma en önemlisini oluşturur. İslâm'da, nübüvvet konusu, mezhepler arasında farklı anlaşılmıştır.
Bu nedenle peygamberlerin cinsiyeti konusunda Mâtürîdîler ile Eş'arîler arasında ihtilaf oluşmuştur.
Ehl-i Sünnet'in her iki kolu peygamberin erkeklerden olabileceği-ni kabul eder. Ancak Eş'arîler kadınların da peygamber olabileceğini benimserler. Mâtürîdîler ise:
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ
"Senden evvel (peygamber olarak) ancak kendilerine vahy eder olduğumuz bir takım erkekler gönderdik" (Yusuf Sûresi:109, Nahl Süresi: 43 ve Enbiya Süresi: 7) âyet-i kerîmelerini göz önünde bulundurarak kadından peygamber gönderilmediği görüşüne gitmişlerdir.
memur olsun, isterse olmasın kendisine vahiy gönde rilendir" tarifine dayandırmışlardır.
Bu duruma göre kadınlardan peygamberlikleri söz konusu olan altı kadın vardır: Bunlar da beşerin ilk annesi Hazreti Havva, İbrâhîm (Aleyhisselâmjın eşleri Hazreti Sâre ve Hazreti Hâcer, Haz-reti Mûsa'nın annesi Yârihâ, Firavn'ın eşi Hazreti Asiye ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın annesi Hazreti Meryem (Aleyhinnesselam)dır. (Zebidi, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, trc. Kâmil Miras, Ankara 1971, 9/150)
Peygamberler arasındaki fark: Bütün peygamberler, peygamber olmak bakımından eşittirler. Allâh-u Teâlâ aralarında her-hangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere îman etmeyi (inanmayı) her Müslümana farz kılmıştır.
Onların peygamberliklerini tasdik ettikten sonra aralarında derece farklılığının bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmuştur:
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Al-lah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. (Bakara Sûresi: 253)
Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in peygamberler arasında üstün ve eşsiz bir yeri vardır. Çünkü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaratılmışların en üstünü ve en hayırlısı, Allâh-u Teâlâ'nın en sevgili kuludur. Nitekim bir âyet-i kerîmede:
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ
"Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet-siniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allâh'a inanırsınız" (Al-i İmrân Sûresi: 110'dan) buyrulmuştur.
Bir ümmetin en hayırlı ümmet olması, o ümmetin peygamberinin de en üstün olmasını gerektirir. Ayrıca onun peygamberliği insanların ve cinlerin tamamına şâmildir.
Halbuki diğer peygamberler belli topluluklar için gönderilmişler. dir. Nitekim bir âyet-i kerimede bu konuda:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ)
"Biz seni bütün insanlara (ve cinlere) ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Sebe Süresi: 28) buyrulmaktadır.
Yine böylece önceki peygamberlerin peygamberliği belli bir za-man dilimini ihtiva ederken, onun peygamberliği kıyamete kadar bâki ve geçerli olacaktır.
Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) son nebîdir, kıyâmete ka-dar ondan başka peygamber gelmeyecektir. O, son peygamber olunca onun getirdiği dînin de en son ve en mükemmel din olması tabiîdir.
İslâmiyet önceki dinlerin hükümlerini kaldırmıştır. Kıyâmete ka-dar en son ve en mükemmel din olarak devam edecektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
"Bugün sizin için dîninizi tamama erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim." (Mâide Sûresi: 3)
Şu kadar var ki; Îsâ (Aleyhisselâm)ın hâlen ikinci kat semâda yaşadığı ve âhir zamanda Hazreti Mehdî'ye yardım etmek üzere gök-ten ineceği hususu mütevâtir hadis-i şerîflerle (Buhârî, Enbiya: 50, no:3265; Müslim, İmân: 71, no: 155; Taberî, no:30949-30960, 11/204-205) sabit olduğundan inanılması gereken konulardandır.
Şu bilinmelidir ki; Îsâ (Aleyhisselâm) âhir zamanda peygamberlik vasfıyla değil de Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)e ümmet olarak ineceğinden bu durum Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in hâtemü'nnebiyyîn (peygamberlerin sonuncusu) olma vasfıyla çelişmez.
Bu konu iyi anlaşılmadığı takdirde Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzülü gibi önemli bir îtikādî meselenin inkârına sebebiyet verebilir.
Hatta Allâme Alusi (Rahimehullah): "İsa (Aleyhisselámjın ahir zaman-da ineceği husúsunda bütün ümmet ittifak etmiş, bu konudaki hadis-i şerifler månevi tevâtür derecesine ulaşmış, bir kavle göre Kur'ân-ı Kerîm dahi bu konuyu beyan etmiş ve inanılması zaruri olan bir me-seleyi reddettiklerinden dolayı bunu inkâr edenler kâfır sayılmıştır.
Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin, peygamberlerin sonuncusu oluşu kendisinden sonra kimseye peygamberlik verilmeyeceği anla-mına gelmektedir. İsa (Aleyhisselâmja zaten Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)den önce nübüvvet vasfı verildiğinden dolayı onun ahir zamanda inecek olması peygamberliğin son olarak Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemje verilmiş olduğu hususuna aykırı düşmemektedir" şeklindeki beyanıyla bu konuya son noktayı koymuştur. (Alūsi, Rühu'l-me ani, 21/342)
Bazılarının bu konuyu sulandırmak için "İsa (Aleyhisselâm)ın ruha-niyetinin ineceği ve onun barış düşüncesinin dünyaya hâkim olaca-ğı" şeklinde ortaya attıkları fikirler, bunca nassı tahrif, dolayısıyla da inkâr anlamına geldiğinden, asla kabullenilecek ve nakledilecek doğru görüşler değildir.
Derece itibarıyla Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)den son-ra Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ (Salevâtullahi Aleyhim Ecma'în) hazarâtının içinde yer aldığı ülü'l-azm peygamberler gelir, daha sonra rasuller, daha sonra da diğer nebîler gelir.
Ülü'l-azm peygamberler, yüklendikleri ağır görev ve sorumluluk karşısında herhangi bir yılgınlık göstermeden tebliğ görevini insanlara ulaştıran, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren peygamberler demektir. Nitekim Ülü'l-azm peygamberlerin isminin geçtiği bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا
"Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrâhîm'den, Mûsa'dan ve Meryem oğlu Îsa'dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık." (Ahzab Süresi: 7)
Rasûl ile nebî arasındaki farklar: Bu iki tâbir arasında fark olup olmadığı husûsunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Alî el-Kāri (Rahimehullahın "Fıkh-ı Ekber Şerhi"ndeki beyanına göre İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (Rahimehullâh) bu iki kelimenin müterâdif (eşanlam-11) olduğu görüşündedir.
İbnü'l-Hümâm ve Osman el-Ûşî (Rahimehumellâh) da bu görüşü ter-cih etmişlerdir. Eş'arî'lerden İmâm el-Cüveynî, el-Âmidî ve el-Îcî (Rahimehumüllah) gibiler de bu görüştedirler.
Diğer bir görüşe göre "Nebî"; hür ve erkek olup, kendisine vahyedilenleri insanlara tebliğ etmekle emrolunmasa bile kendisine Allâh-u Teâlâ tarafından vahiy gönderilmiş kimsedir.
"Rasûl" ise aynı sıfatlara sahip olmakla birlikte insanlara tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Molla Alî el-Kārî (Rahimehullah)ın beyanı vechile âlimlerin çoğu bu görüş üzeredir.